Bir karavan macerası

Tam olarak hatırlamıyorum, Ozan’ın ilk kez ne zaman karavan gördüğünü. Hayal meyal şöyle bir şey kalmış aklımda. Güneye doğru arabamızla seyahat ediyoruz ve bir karavanın yanından geçiyoruz. “Ozan bak bu bir karavan” diyerek gösteriyoruz ve ne olduğunu anlatıyoruz. İlk gördüğü an böyle miydi yoksa uyduruyor muyum gerçekten emin değilim. Bazı şeyler insanın zihninden uçuveriyor. Gerçek mi değil mi emin olamadığın bir yerlerde duruyor. Bu yüzden anıları yazmanın önemi büyük.

Ozan’ın uzun zamandır karavanla seyahat etmeyi hayallerinin arasına yerleştirdiğini biliyorum. Ara ara bu hayalinden bahsediyordu. Miniğim konuşmaya başladığından beri söylediği şeylerin bazılarını not alıyorum. İyi ki yapmaya başlamışım dediğim şeylerden biri bu. Bakınız kendisi 8 Haziran 2014’te ne demiş:

Benim hayalim bi kedim olması, bi vosvosum olması, bi karavanım olması.

O günden beri neler oldu?

İsmini Minyon koyduğu dünya tatlısı bir kedisi var…

Minyon

Bir vosvosu yok ama her vosvos gördüğünde vosvos delisi annesine onu gösterir. Bazen fotoğrafını çekeriz…

Vosvos copy

Bir karavanımız yok ama birkaç hafta önce 3 günlüğüne karavan kiralayıp karavanda yaşamanın nasıl bir şey olduğunu kısacık da olsa deneyimledik…

Karavan-12

Ozan-1

Karavan macerasının detayları çok merak edilince bir yazı yazmanın faydalı olacağını düşündüm. Hem bir ilk de böylece kayıt altına alınmış olur.

Karavanı Casavan adlı firmadan kiraladık. www.casavan.com adresinden bilgilere ulaşabilirsiniz. Normalde 1 haftadan az kiralama yapmadıklarını belirttiler ancak ellerindeki karavanların uygun olması sebebiyle ricamızı kırmadılar ve 3 gün kiralamamıza izin verdiler. Bizi kırmadıkları için tekrar çok teşekkürler.

Karavan kullanabilmek için B sınıfı ehliyete sahip olmanız yeterli. Kiraladığımız karavan bir motokaravanmış (mış diyorum çünkü ben de yeni öğreniyorum bir çok bilgiyi). Yani kendi motoru olan bir karavan. Başka bir aracın arkasına takılan modellerden değil. Araç düz vites. Yüksek ve büyük olduğu için ilk kullandığınızda acemilik yaşayabilirsiniz. Tecrübe kazandıkça insan rahatlıyor.

Önden manzara…

Karavan-1

Arka pencere manzarası…

Karavan-2

Karavan minyatür bir ev gibi. İçinde mutfağı, büyük boy bir buzdolabı, banyo&tuvaleti, yatağı, masası, koltuğu, dolapları, kliması olan tekerlekli bir ev. Aracın iki ayrı aküsü var. Ön ve arka taraf birbirinden bağımsız (ön taraf=şoför bölümü, arka taraf=ev). Böylece arka bölümün aküsü bitse bile ön tarafla bir ilgisi olmadığı için araç çalışabilir durumda oluyor. Arkada ışıkları yakmak için aracın çalışır durumda olmasına gerek yok. Klima ve sıcak su hariç tüm fonksiyonları karavanı elektrik kaynağına bağlamadan ve çalıştırmadan kullanabiliyorsunuz. Bu durumda aküyü tüketmeye başlıyorsunuz. Aküyü hem elektrik kaynağına bağlayarak hem de güneş enerjisiyle şarj edebiliyorsunuz. Yedigöller’de karavan camping alanı olmadığı için aracımızı 3 gün boyunca elektrikle şarj edemedik. Sıcak su ve klima kullanmadık. Kullanmaya da ihtiyaç duymadık. Işıklarla ilgili bir sıkıntı yaşamadık. Gündüzleri pek güneş olmasa da karavan güneş enerjisiyle bir miktar şarj oldu. Şunu anladık ki karavanla tatil yaparken karavana uygun alanları araştırmakta fayda var.

Mutfakta lavabo ve ocak var. Ocak gazla çalışıyor. Karavanın dışından eriştiğiniz bir bölümde büyük boy tüp bulunuyor. Mutfağın aküden bağımsız olması güzel bir şey. Elektrik yok diye aç kalmıyorsunuz.

Karavan-4 Karavan-5

Tuvalet atıklarının depolandığı bölüme bir kimyasal dökülüyor ve bu kimyasal tüm atığın sıvılaşmasını sağlıyor. Böylece atık deposu dolduğunda kolay boşaltabiliyorsunuz. Tuvalette klozet ve lavabo var. Lavabodaki musluk duş olarak da kullanılıyor. Mavi tura katılmış olanlar varsa teknelerde kamara içindeki banyonun aynısı. Karavanda tuvalet olmasının büyük bir konfor olduğunu belirtmeliyim. Özellikle havanın soğuk ve yağışlı olduğu bir dönemde “çocuğun tuvaleti geldi koş koş” paniğini hiç yaşamamış olduğumuza seviniyorum.

Bizim kiraladığımız karavan 5 kişinin konaklayabileceği bir modeldi. En arkada 2 kişinin yatabileceği büyüklükte bir yatak var. Ortadaki masa ve koltukların olduğu bölüm yatağa dönüşüyor. Şoförün üzerinde de yataklı bir bölüm var ki burası çocukların en favori oyun yeriydi. Defalarca tırmanıp indiler.

Karavan-9

Karavanda yastık, yorgan ve temiz nevresim takımları var. İsterseniz siz kendi nevresimlerinizi de götürebilirsiniz. Biz üşüme korkusuyla ekstra battaniyeler aldık yanımıza.

Tatile başlamadan önce geçen sene karavanla tatil yapan arkadaşım İbeking’i aradım ve birkaç tüyo aldım. İbek çok önemli bir tavsiye verdi. “İçerisi çok çamur olacak, yanınızda vileda götürün.” Bu tavsiye çok işimize yaradı tatil süresince.

Karavan-3

Tatile 2 aile 2 karavan kiralayarak çıktık. Karavanları perşembe akşamı eve yakın bir noktaya park ettik. Sabah erken saatte yola çıkma planımız her tatilde olduğu gibi şaştı ve cuma günü öğle saatlerinde yola çıktık. Hedefimiz Yedigöller. Yolun yarısını çocuklar aynı karavanda geçirdi. Bu noktada çocuk oto koltuğu konusunda hassas kişilerin çok merak ettiği şeyler olduğunu biliyorum. Karavanda arkada oturanlar için emniyet kemeri mevcut. Çocukları kemerle bağlayabilirsiniz fakat onlar en arkada kamyonlara el sallayarak gitmeyi tercih ettikleri için kemer bizde kullanılmadı. Şehir içinde ve dışında hiç esnetmediğim emniyet kemeri kuralını karavanla yolculuk ederken uygulayamadım. Çocukların keyfi mi yoksa emniyeti mi gibi bir soru sorulduğunda cevap elbette emniyet olacaktır. Biz çocuklarla mücadele edemedik ve kemersiz yolculuk yaptık. Sonuçta kemer var ve bağlamakta da fayda var.

Kemerle yolculuk ettiği kısa bir an…

Karavan-6

Kemersiz yolculuk zamanları…

Karavan-7 Karavan-8

Yemek molasına kadar aynı karavanda yolculuk eden bücürleri uyku ihtiyaçlarının belirmesiyle ayırdık. Herkes kendi karavanının arkasında bulunan yatağa geçti ve Yedigöller’in tangır tungur yollarında mışıl mışıl uyudu. Yedigöller’in yolu berbat. Geniş ancak çok delik deşik bir yolu var. Kısacık mesafeyi uzun sürede gidiyorsunuz. Çocukların bu yolu uyuyarak geçirmesi güzeldi.

İlk gün hava kararmak üzereyken vardık. Etrafta pek insan yoktu. Mangalımızı yaktık, masamızı açtık, hiç kamp acemisi değilmişiz gibi eksiksiz bir sofra kurduk. Yemekten bir süre sonra anneler ve çocuklar yine arkadaki yatakta mışıldamaya başladı. O kadar uzun gündüz uykusundan sonra uyumayacağını sandığımız bücürler temiz hava ile çarpıldı ve erken saatte uyudu. Gece içeriyi ısıtan klimayı çalıştıramıyor olmamıza rağmen hiç üşümedik. Ozan’ı sadece termal içlikle yatırdım, üzerine yorgan örtüp cam kenarlarını polar battaniyelerle kapladım. Sabaha kadar deliksiz uyudu, ne terledi ne üşüdü. 3 sene önceki anne-oğul kamp maceramızda ilk kez çadırda uyuduğunda da deliksiz uyumuştu.

İlk akşam yemeği :)

Karavan-13Uyanmaya çalışma halleri…

Karavan-11

Gözümü açıp tavana baktığında gördüğüm manzara…

Karavan-14

Sabah ormanda kuş sesleriyle uyanmayı hayal ederken araç gürültüsüyle uyandık. Bir önceki gecenin huzurlu ormanı bir anda insan istilasına uğradı. Çoğu fotoğraf turlarına ait onlarca otobüs gelmişti ve bir önceki gecenin huzuru yerini araba gürültüsüne, gitar çalan (amfi unutulmamış), tulum çalan, dans eden, horon oynayan insanlara bırakmıştı. Bu konuda yorum yaparsam yazı çok uzayacak. Huzur bulmaya gitmiş insanların eğlenmeye gelmiş insanlar tarafından çevrelenmesi konulu gerilim filmi olduğunu hayal edin. Otobülerin arasında 2 karavan çok ilgi çekiciydi. Kahvaltımızı karavanlarımıza ve bize bakarak yanımızdan geçen insanlar eşliğinde yaptık. Karavanla ilgili gelen sorular, insanlarla girdiğimiz diyaloglar komikti. Onların birkaçını yazmak istiyorum:

– Oooo bu havada en iyisini siz yapmışsınız. Ne kadar abi bu karavanlar?
– Bizim değil, kiraladık.
– Kaça kiraladınız?

– Selamünaleyküm gezebilir miyiz?
– İçerde çocuk uyuyor, sonra gezdirsek?

– Karavanınızda fotoğraf makinemi şarj edebilir miyim?
– Bizde elektrik yok.
– Aaa karavan görünce lüks bi şey sanmıştım.

İki aile gitmemizin en büyük avantajı götürülecek malzemeleri paylaşmış olmamızdı. Listeye yazmadığımız ve aklımıza gelen bazı şeyleri de birimizin düşünmüş ve çantaya atmış olmasına sevindik. Gelen soruları düşünerek aklıma geldikçe yazıyorum. Neler yediğimiz merak edilmişti. Tüm öğünleri önceden planladık. Akşamları mangal yapacağımız için biraz sulu yemek de olsun diye çorba ve zeytinyağlı barbunya götürdük. Cumartesi öğlen mantı pişirdik. Salata malzemelerini yıkayıp götürmüş olmak işimizi kolaylaştırdı. Kek, kurabiye, kuruyemiş ve taze meyve gibi atıştırmalıkları, filtre kahve ve Türk kahvesi gibi keyif zamanlarının olmazsa olmazlarını yanımıza aldık. Gereksiz hiçbir şey almamışız fakat miktar konusunda abartmışız. 1 hafta kalsak yetecek malzemeyle geri döndük. Sadece yemek değil kap kacak malzemeleri de unutulmaması gereken şeylerden.

Türk kahvesiyle birlikte cezve ve fincanı unutmadık. Közde kahve bir başka oluyor…

Karavan-15

Karavan tatilimizi kamp konusundaki acemiliğimiz sebebiyle 3 gün olarak planlamıştık. Bunu bir deneme olarak kabul edip seversek başka bir zaman, daha uzun süre kiralayabileceğimizi düşünmüştük. Kulağa iyi bir fikir gibi gelse de, tatilin sonunda 3 günün çok az olduğunda hepimiz hemfikirdik. Yanımızda götürdüğümüz eşyaları 3 gün için taşımış olmaktansa 1 hafta dolu dolu geçirmek daha mantıklı geliyor şimdi bana. Lüks düşkünü değilseniz karavan hiç de korkulacak bir şey değil. Karavanla tatilin eğlenceli ve keşif dolu olacağı kesin. Yazın böyle bir tatil yapmak ve tatil yapılacak bölgeyi karavan için uygun alanlar arasından seçmek akıllıca olur. Biz kışa girerken bu maceraya giriştiğimiz için yanımızda yer kaplayan kalın kıyafetler götürmek zorundaydık. Oysa yazın tiril tiril birkaç kıyafetle tüm hafta geçirilebilir, kamp alanında duş alınabilir, karavanın önüne çadır kurulup onda da yatılabilir (buna çocukların bayılacağından eminim). Kısacası yazın daha kolay ve keyifli olacağını düşünüyorum. Bizim keyif almadığımız sanılmasın. Çok güzel vakit geçirdik. Karavanla yeniden tatil yapmak isterim ben.

Sonbaharda Yedigöller’in fotoğrafçılar arasında bir efsaneye dönüşmüş olduğunu tahmin etmek güç değil. Doğa muhteşem. Kızarmış, dökülmüş yapraklar ve göl manzarası çekmeye gelmiş kalabalığın içinde sessiz sakin köşeler bularak Yedigöller’in sonbahar güzelliğini yansıtan fotoğraflar çekmeye çalıştım. Gitmeden önce çocukların fotoğraflarını çekmeyi planlamıştım. Poz vermek konusunda inatçı iki bücürle çekim yapmak beni zorlasa da sonuçlar güzel oldu. Yazı çok uzun oldu. Buraya kadar okuyacak kadar sabırlı olduğunuz için teşekkür ediyor sizi orada çektiğim ve sevdiğim fotoğraflarla başbaşa bırakıyorum.

Ozan-1 Ozan-2 Ozan-3 Ozan-4 Ozan-5 Ozan-6 Ozan-7 Ozan-8 Ozan-9 Ozan-10 Ozan-11 Ozan-12 Ozan-13 Ozan-14 Ozan-15 Ozan-16 Ozan-17 Ozan-18 Ozan-19 Ozan-20 Ozan-21 Ozan-22 Ozan-23 Ozan-24 Ozan-25 Ozan-26 Ozan-27 Ozan-28 Ozan-29 Ozan-30

Fotoğraf dersleri

Bana bir bahar rehaveti çöktü ki sormayın. Kısa bir tatil yaptım geldim, güneş yüzümüze güldü, enerji dolup gelmem gerekirken elimi kaldıracak halim yok. Bu arada söz verdiğim bir sürü iş bekliyor. Bunlardan biri de çok sevdiğim bir arkadaşıma verdiğim fotoğraf dersleri sözü. Perihan uzun zamandır benden fotoğraf dersleri istiyor. Ben de tamam diyorum. Ama sonra harekete geçmediğim için onu geçiştirmişim gibi oluyor. Halbuki gerçekten bunu yapmayı çok istiyorum. Çünkü öğretmeyi ve bilgi paylaşmayı çok severim. Amacım geçiştirmek değil ama işte hep bu havaların yüzünden. Beni bu güzel havalar mahvetti diyip Orhan Veli’yi anmadan olmuyor bu mevsim. Yağmur da yağsa, güneş de açsa insan rehavete kapılacak bir sebep yaratıveriyor hemen. Orhan Veli iyi ki yazmış bu şiiri de bizi neyin mahvettiğini fazla düşünmeden havalara atıveriyoruz topu.

Peri’yle bu konuyu konuşurken fark ettim ki bir çok insan güzel fotoğraf çekmek istiyor. İyi fotoğraf çekmenin kurallarını öğrenmek için profesyonel olmak gerekmiyor. Elimizde bir makina var ve nasıl çalıştığını, nasıl kullanıldığını bilmeden basıyoruz deklanşöre. Otomatik ayarlarda bile çekseniz bazı küçük detaylara dikkat ettiğinizde ne kadar farklı kareler yakaladığınıza inanamayacaksınız.

Sonunda konsantre bir ders programı çıkardım ve küçük bir grupla bu dersleri yapmaya karar verdim. Ataşehir’deki stüdyomda Salı günleri, gündüz saatlerinde yoğunlaştırılmış bir ders programıyla fotoğraf çekmenin inceliklerini anlatacağım. Bir makineniz olmasına gerek yok ancak eğitimin sadece teorik olmayacağını belirtmeliyim. 2 kez bol fotoğraf muhabbeti içeren çekim gezisi yapacağız. Bunlardan birini Kuzguncuk, diğerini Karaköy-Galata olarak düşündüm. Fotoğraf makinesi olmayanlar cep telefonlarıyla çekebilecekler. Geliştirmek, ilerletmek istiyorsanız, bir makineyle gelmeniz iyi olur elbette. Ayrıca her ders sonunda ödev de vereceğim. Yazılı ve sözlü yok, merak etmeyin :)

Derslere katılacak kişilerde tek aradığım şey fotoğraf çekmek konusunda hevesli olmaları. Herkesin amacı farklı olabilir. Çocuğunun güzel fotoğraflarını çekmek isteyen de, blogunda güzel fotoğraflar yayınlamak isteyen de gelebilir. Hem stüdyom minik bir mekan olduğu için hem de katılımcılarla özel olarak ilgilenebilmek için kontenjanı sınırlı tuttum. Küçük bir grupla fotoğraf dersleri yapacağız.

Program şu şekilde:

6 Mayıs 2014 Salı (10:00-14:00)

  • Fotoğrafın kısa tarihi
  • Fotoğraf makinelerinin çalışma prensibi
  • Cep telefonuyla da iyi fotoğraf çekilir mi? Nasıl?
  • Enstantane, diyafram, iso, whitebalance, netlik ayarları

 8 Mayıs 2014 Perşembe

  • Kuzguncuk’ta sabah kahvesi, sokaklarda avare gezmece, fotoğraf çekmece

13 Mayıs 2014 Salı (10:00-14:00)

  • Gezide çektiğimiz fotoğraflara bakış
  • Işık neden önemli?
  • Farklı ışık koşullarında çekim yapabilmek
  • Kompozisyon teknikleri

15 Mayıs 2014 Perşembe

  • Kadıköy’de buluşup vapurla Karaköy’e geçiş
  • Vapurdan martı ve eski İstanbul manzarası çekimi :)
  • Karaköy’de sabah kahvesi, Karaköy’den Galata’ya sokaklarda avare gezmece, fotoğraf çekmece

22 Mayıs 2014 Perşembe 10:00-12:00

  • Gezide çektiğimiz fotoğraflara bakış
  • Photoshop Lightroom ile temel dijital fotoğraf düzenleme teknikleri
  • Webde fotoğraf yayınlarken dikkat edilmesi gerekenler

10 saat teorik anlatım, yaklaşık 10 saat uygulamalı çekim gezisi içeren programın ücreti 300TL+kdv.

İlgilenenlerden merhaba@latifetunc.com adresine mail atmalarını rica ediyorum.

Okul gezmeleri

Bu aralar okul konusu kafamı çok meşgul ediyor. 2009 Haziran doğumlu olan oğlum bu yıl ilkokula başlamayacak ama bu sürece girmeye çok az kaldı. 2015 yılının Eylül ayında mini mini birler olarak sıraya girecek. O günü düşündüğümde bile gözlerim doluyor. Her yıl okulların açıldığı gün arka sokaktaki okulun çevresindeki kalabalığı gördüğümde, okul müdürünün konuşması kulağıma geldiğinde kendini tutamayan bir insan olarak Ozan’ın okula başladığı gün hüngür hüngür ağlayacağımdan eminim.

Kafamda okullarla ilgili bir sürü soru dolaşırken geçen hafta bir davet aldım. Zamanlaması manidardı :) Kafamın çok karışık olduğu bir anda böyle bir davet aldığım için koşa koşa gittim. Davet 2014-2015 öğretim yılında hizmete başlayacak TED Rönesans Koleji‘nden gelmişti.

Okul, İstanbul Anadolu Yakası’nda ulaşımı kolay bir yerde. Küçükyalı E5’e çok yakın, Adalar manzaralı bir konumda. Rönesans Holding tarafından inşaatı yapılıyor. Çoğu yeri tamamlanmış durumda. Mimarisi benim hoşuma gitti. Sınıflar ferah. Özellikle anasınıflarının bahçeye açılan kapılarının olmasını çok sevdim. Teras alanları hem çocukların tenefüslerde hava alabileceği hem de tenis kortu olarak da kullanabilecekleri alanlar olarak düşünülmüş. Böylece yerden kazanmışlar. Kütüphanesi, kulüp odaları, özel yalıtımlı müzik odaları, spor salonu, konferans salonu gibi ayrıntılar mevcut.

Fiziksel şartlardan öte benim daha çok ilgimi çeken şey okulun vizyonuydu. Öğrencilere bakışı ve beklentisi… Burada web sitelerinden bir alıntı yapmak istiyorum.

“Çocuklarımızı; özgüven sahibi, çok yönlü, farkındalığı yüksek, başarılı ve mutlu bireyler olarak hayata hazırlamak için buradayız.”

Toplantıda da vurgulanan hep özgüven sahibi olmak ve mutluluktu. Sınav başarısı gibi bir hedeften bahsedilmedi. Çocukları yarış atına çevirecek bir kurum olmayacağını hissettirdi.

Okulla ilgili en önemli şey ise Rönesans Holding’in kurduğu Rönesans Eğitim Vakfı’nın Türk Eğitim Derneği ile birlikte bu oluşumun içinde yer almaları. Okulun tüm eğitimcileri TED sınavları ve TED değerlendirme komisyonlarından geçerek seçiliyor. Bu konuda çok titizlikle çalışmaların sürdüğünü öğrendik. Okul 2014-2015 öğretim yılında anasınıfları, ilkokul tüm sınıflar (1-4. sınıf) ve ortaokul (5, 6. sınıf) için öğrenci kabul edecek. Daha üst sınıflar alttan yetişen öğrencilerle dolacak.

Okulla ilgili daha detaylı bilgiyi www.tedronesans.com adresine tıklayarak, daha da detaylı bilgiyi yerinde ziyaret edip görerek edinebilirsiniz.

Özgürlüğümüz kısıtlanamaz!

Bugün twitter’ın yasaklandığı haberiyle uyandık. Özgürlüklerimizi kısıtlayan/kısıtlayacak her türlü zihniyetle mücadele etmemiz gerekiyor. Bunun için elimizden ne geliyorsa yapmalıyız. En önemlisi de gidip oy kullanmalıyız. Oyumuza sahip çıkmalıyız. 30 Mart’taki seçimlerde Ümraniye’de bir okulda sandık gözlemcisiyim. Umarım 31 Mart’ta bir şeylerin değişeceğine dair inancım yeşerir.

Blogger anne ve babaların bulunduğu bir mail grubuna üyeyim. Bu ortak yazıyı yayınlama önerisi Blogcuanne Elif’ten geldi. Destekliyorum. Hepimiz yazmalı, yaymalıyız. Sesimizi duyurana kadar.

#TwitterBlockedinTurkey

T.C. Anayasası

VIII. DÜŞÜNCEYİ AÇIKLAMA VE YAYMA HÜRRİYETİ

Madde 26

Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma haklarına sahiptir.

 

Dün gece yarısı ülkemizde anayasa ihlal edilmiştir. Uluslar arası bir sosyal paylaşım ağı olan Twitter’a erişim farklı mahkeme kararları ile engellenmiş, halkın kendisini ifade etme ve haber alma özgürlüğü kısıtlanmıştır.

 T.C. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan dün Bursa’da düzenlediği seçim mitinginde “Twitter mwitter, hepsinin kökünü kazıyacağız Uluslararası camia şöyle der, böyle der hiç umurumda değil. Herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünü görecek.” dedikten ve Başbakanlık Basın Müşavirliği’nin “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bazı linklerin kaldırılmasına ilişkin mahkemelerden çıkarmış oldukları kararların uygulanması konusunda Twitter yetkililerinin duyarsız kaldıkları bir süreç söz konusudur. Mahkeme kararlarını umursamama, hukukun gereğini yerine getirmeme biçimindeki bu tutumda bir değişiklik gözlenmemesi halinde, vatandaşlarımızın mağduriyetini gidermek için teknik olarak, Twitter’e erişimin engellenmesinden başka çare kalmayabileceği belirtilmektedir” açıklamasından sadece bir kaç saat sonra gece yarısı Twitter’a Türkiye’den erişim yasaklanmıştır. Internet servis sağlayıcılarına ulaşan mahkeme kararları ile Twitter’a ülke sınırları içinden erişim kapatılmış, mobil cihazlarda kullanılan 3G erişimi de aynı şekilde engellenmiştir.

Yasakların ve sansürün bir çözüm olmadığını, sosyal medyanın susturulamayacağını, özgürlüklerin sansür yoluyla kısıtlanamayacağını herkesin görmesi, bilmesi gerekir. Bunu dün gece Twitter yasaklandıktan kısa bir süre sonra DNS ayarlarında değişiklik yaparak veya VPN, Hotspot Shield gibi bazı programlar üzerinden mecraya giren milyonlarca Türk kullanıcısı da göstermiştir.

Sayıları 12 milyona yaklaşan Türkiyeli Twitter kullanıcıları #TwitterBlockedinTurkey etiketiyle konuyu bir saat içinde Twitter’da dünya çapında en çok konuşulan etikete taşımış, farklı etiketlerle gece boyunca TT listesinde kalarak, dünya kamuoyunun dikkatini çekmiştir. Yasaklamadan sonraki ilk 4 saat içinde 2,5 milyondan fazla Türkçe tweet gönderildiği hesaplanmaktadır. Şu anda dünya basını Türkiye’deki Twitter yasağını öncelikli haber olarak vermekte, bunun özgürlükleri baltalama yönünde bir girişim olduğunu söylemektedir.

Biz, ülkemizin geleceğini oluşturacak çocukları yetiştiren anne babalar olarak Gezi Parkı direnişi ile tırmanan ve 17 Aralık süreciyle hızlanan şiddet ve sansür uygulamalarını esefle izlemekteyiz. Türkiye’nin gerçek demokrasiden gün be gün uzaklaşmasından, meclisinden medyasına, emniyet güçlerinden yargısına kadar her türlü sistemin çivisinin çıkmış olmasından derin bir endişe duymaktayız.

Dün geceki yasak kararıyla Türkiye dünya üzerinde Twitter’a erişimin engellendiği Çin dışındaki tek ülke olmuştur. Bunun utancı ve ayıbı bu yasağı getirmeye cesaret edenlere ait olmakla birlikte, ağırlığını omuzlarımızda taşımaktayız. 

Bu ülkenin gelecek nesillerinin özgür bireyler olarak büyümesini en çok isteyen ve bunun için emek veren anne babalar olarak hükümetin son aylarda giderek artan baskıcı tavırlarını kabul etmiyor ve bu sansürü şiddetle kınıyoruz. 

Herkesi gerek internet üzerinden, gerekse etrafımıza bu durumu anlatarak konuyu protesto etmeye ve nihai olarak da 30 Mart 2014 Pazar günü yapılacak olan yerel seçimlerde vatandaşlık hak ve sorumluluğu olan oy kullanma görevini mutlaka yerine getirmeye davet ediyoruz.

Blogger Anne ve Babalar

 

es deli rüzgar, bugünü götür…

Dün akşam sevdiğim bir arkadaşımın doğumgününü kutlamak için toplandık. Biz muhabbet ederken bir yandan klipler dönüyordu tv’de (sanırım ev sahibinin youtube kanallarından biriydi). Bildiğim ve bilmediğim bir sürü şarkı geçti. Sonra bir tanesi beni aldı götürdü. Bir sürü sebebi var alıp götürmesinin. Bir kere bünye müsait. Sulugöz ve incelikler düşkünü bir insansan bir sürü şarkı kolayca alır götürür, bir sürü insan kolayca seni ağlatır, bir sürü dert olmayan şey kolayca dert olur omzuna çöker, gerçek dertler büyük ızdırap verir. Bunu bir kenara bırakırsak bu şarkının benim gibi olmayan bir çok insanı alıp götürdüğüne, gözünden en az bir damla yaş süzülmesine sebep olduğuna eminim. Ben ne zaman dinlesem, bir kereyle yetinmem. Defalarca dinlerim. Dinleyip gözümden yaş gelmediği olmamıştır. Şebnem Ferah’la düetini de severim. Ama Polad Bülbüloğlu’nun tek başına söylediği bir başka. Sesindeki o titremeyi hep hissederim şarkıda. Bu nedenle de Polad Bülbüloğlu’nun tek başına söylediği halini paylaşacağım aşağıda.

Bu şarkının bugün daha bir dokunaklı olmasının başka sebepleri var. Bugün Berkin Elvan’ın ailesi adına avukatları tarafından yapılan açıklamayı okudum. Koca bir oooffffffffff çekmekten, ağlamaktan, dişlerimi ve yumruklarımı sıkmaktan başka hiçbir şey yapamadım. Çok üzgünüm. O kadar üzgünüm ki, tarif edecek kelime bulamıyorum.

Yazıyı okudukça dayanamıyorum. İsyan etmekten alıkoyamıyorum kendimi. Şarkıyı dinleyip ağlayarak Berkin için dua ediyorum. Bu şarkı Polad Bülbüloğlu’nun 7 yaşında kaybettiği kızı için yazdığı bir şarkı. Bunu bilerek dinleyince daha bir yumruk oturuyor insanın boğazına. Gel ey seher. Es deli rüzgar bugünü götür, Berkin’in ömrünü getir. Gel ey seher…

o gözler gibi her taraf kara
bu yollar seni götürür nere 
yine bu seher güneş şavkın vurur
bir yeni masal başlar dünya durur
uyan ey güneş uyan
al elvan boya yoksa bu deniz uçar
karanlık bir gece deniz kaçar
gel ey seher, gel ey seher
es deli rüzgar bu günü götür 
o biten ömrü yeniden getir…

(Şarkının sözlerini orijinalinden değil, çevirisinden aldım)

Yeni yıl, eski anılar, eskimeyen fotoğraflar ve kartpostallar

Bir yıl daha bitiyor. Her yıl olduğu gibi iyi ve kötü yaşadığımız her şeyi geride bırakıyoruz ve yeni yılda güzel şeyler yaşamak için umutla doluyoruz. Geçmişte ne kadar kötü anlar yaşamış olursak olalım güzel günleri hatırlatacak bir şeyler olduğu sürece hayat hep yaşamaya değer. Keyif alınacak bir şeyler bulmak ve gülümsemek mümkün. Bunun için güzel anılara sarılmalı. Bunun da en güzel yolu fotoğraflar bence. Bu yüzden fotoğraf çekmeyi seviyorum. Ben bir zaman büyücüsüyüm. Güzel bir anı dondurup fotoğraflarımda saklayabiliyorum. Ne kadar zaman geçerse geçsin elimde fotoğraflarım olduğu sürece o ana dönmem mümkün.

Yılın son haftasonunda iki gün sabahtan akşama kadar fotoğraf çekimi yapacağım. Oğlumla yaptığım çekim fikir versin diye birkaçını buraya ekledim. Buna “kartpostal çekimi” adını verdim. En fazla yarım saat sürecek kısa bir çekimin ardından bu fotoğraflarla hazırladığım kartpostalları sahiplerine vereceğim. Sonrası onlara kalmış. Eski günlerdeki gibi arkasına yazıp sevdiklerine gönderebilecekler ya da evde bir çerçevede kullanacaklar. Ne şekilde kullanılırsa kullanılsın bu yılın son günlerini hatırlatacak fotoğraflar. Yıllar geçse de üstünden, kartpostallar hep 2013 yılının Aralık ayını gösterecek. Sevimli bir stüdyoda eğlenceli bir çekim gününü hatırlatacak.

Bu arada bunun bu yılın son gününe özel bir çalışma olmayacağını söylemek istiyorum. İlerleyen zamanda yine kartpostal çekimine ayırdığım günler olacak. Fotoğrafları seviyorsanız bu yılbaşı eğlencesini kaçırmayın ve daha sonraki çekimler için takipte kalın.

Şimdiden herkese sağlıklı, çocuk neşesiyle dolu, bol kahkahalı, kikirdemeli, ışıltılı, pırpırlı, çok mutlu, çok sevip çok sevildiği bir yıl diliyorum.

Ölüm anlaşılmaz bir şeyken nasıl anlatılır ki?

Ölüm gerçeğiyle ilk kez kaç yaşımda yüz yüze geldiğimi düşünüyorum. 8-9 yaşlarındayken apartmandaki çocuklarla bahçede bir kedi yavrusu bulmuştuk ve beslemek için karton bir kutuya koymuştuk. Ertesi gün cansızdı. Biz mi bir şey yaptık da öldü diye düşünüp çok üzülmüştüm. Belki de uzun yıllar kucağıma bir kedi alamama sebebim buydu.

Aile büyüklerinden ilk kaybettiğimiz kişi annemin babasıydı. Kaç yaşındaydım bilmiyorum ama çocuktum. Dedemi hatırlayacak yaştaydım. Ve ölümü bildiğim bir yaşta. Üzüntüye boğulduğumu hatırlamıyorum. Dedemi sevmediğimden değil, hayatımda fazla bir yer kaplamamasından kaynaklanıyordu. Zaten dedemle aynı şehirde yaşamıyorduk, onu pek görmüyordum, yine görmeyecektim. Değişen bir şey yoktu. Annemin üzülmesine üzülmüştüm en çok. Daha sonra farklı zamanlarda anneannemi, diğer dedemi ve babaannemi kaybettik. Bu kayıplarda tabii ki hüzünlendim ama hayat yine değişmedi.

Sonra bir gün bir şey oldu. Ozan 2 haftadır yazlıkta ailemin yanındaydı. Onu almaya gitmiştim, 1 gece kalacaktım, birlikte dönecektik. 10 Eylül’de yani dönüş günümüzde sabah her şey her zamanki gibi başladı. Babam bize kahvaltı hazırlamıştı. Güzel, şakalaştığımız bir kahvaltının sonunda babamın birden karnı ağrımaya başladı. Çok şiddetlendi. Birinin karnının ağrıdığını duyduğunuzda öleceğini düşünmezsiniz değil mi? Aklınıza bile gelmez. O günün sonunda babamı abdominal aort anevrizması sebebiyle kaybettik. Detayların artık bir önemi yok. Üzüntüm geçmiyor ve biliyorum ki geçmeyecek. Hayat devam ediyor ama bu kez her şey çok başka.

Babamın yokluğunu en çok hisseden kişilerden biri Ozan. Çünkü onlar çok iyi iki arkadaştı. Ozan 4.5 yaşında. Babam 59 yaşındaydı. En çok merak edilen şey ona söyleyip söylemediğimiz, söylediysek nasıl söylediğimiz ve onun tepkisi. Çok soran arkadaşım olunca bir yazı yazmanın iyi olacağını düşündüm. Kimseye tavsiye vermeden sadece yaşadığımız şeyleri anlatmak için bu yazı.

Babamla vedalaştığı an gözümün önüne geliyor. Pek vedalaşma gibi değil. Vedalaştığını bilmeden vedalaştığın bir an… Babam sancılar içinde evden çıkmadan önce salondaki tekli koltuğa oturmuş… Dayanılmaz sancılarına rağmen belli etmemeye çalışıyor. Ozan’ın uykusu başına vurduğu için huysuz… Dedeyi öpmesini söylüyorum. Dede hasta, sen öpersen iyi gelir. Babama yaklaşıp onu dizinden öpüyor… Son öpücük…

Ozan’a ilk gününde söylemedik. Evde tuhaf bir şeylerin olduğunu, bizim üzgün olduğumuzu farketmişti. Ağlayanları görmüştü. Neden üzgün olduğumu sorduğunda dedenin hasta olduğunu, onun için endişelendiğimi ve üzüldüğümü söyledim. “Üzülme, 3 gün sonra iyileşecek” dedi. Keşke öyle olsaydı…

Onu cenazeye götürmedik. Evin kalabalık ve yas halinin yoğun yaşandığı zamanlarda uzak tutmaya çalıştık. Tamamen de soyutlamadık. Bir şeyler olduğunun farkındaydı. Henüz söylemediğimiz o birkaç günlük dönem içinde aramızda şöyle bir konuşma geçmişti. Burnunu çektiğini farkettim, hastalanıyor gibiydi.

L: Aa burnun mu akmaya başladı senin? Hastalanıyor musun yoksa?
O: Hayır, dedem için üzülüyorum.

İngilizce’de “Small potatoes have big eyes / Küçük patateslerin büyük gözleri olur”, “Little pitchers have big ears / Küçük sürahilerin büyük kulakları olur” diye atasözleri var. Çocukların tahminimizden fazlasını görüp duymaları üzerine kullanılıyor. Gerçekten kocaman gözleri ve kulakları var…

3 gün sonra mezarlık ziyareti yapacağımızda söylemeye ve onu da götürmeye karar verdik. Geçen sene kardeşim Ozan’a bir kitap almıştı, içeriğini bilmeden. Kitabın adı “Büyükbabam Nasıl Biriydi”. Bir çocuğun ağzından büyükbabasını anlatan çok çok güzel bir hikaye.

“Büyükbabam çok tatlı biriydi. Pasta yapmayı çok severdi ve çok güzel pastalar yapardı. Yani tıpkı benim gibi. Ama pasta yapmak kolay iş değildir. Büyükbabamın yaptığı ilk pasta tıpkı bir balon gibi sönmüştü.” diye başlıyor.

Büyükbabası çok güzel pastalar yapmaya başlıyor zamanla. En son yapmak istediği pastayı da yaptıktan sonra tariflerini yazdığı defterini torununa veriyor.

“’Al, sakla bunu. Baktıkça beni hatırlarsın’ dedi gülümseyerek. Kısa bir zaman sonra, büyükbabam kendini çok yorgun hissetti. Artık yataktan kalkamıyordu. Bir gün annem bana, onun hayatının tıpkı sonbaharda solan çiçekler gibi sona erdiğini söyledi. Büyükbabam ölmüştü.”

Kitap o kadar güzel ki… Şimdi alıntıları yaptığım için önümde duruyor. Beni hem ağlatıyor hem de iyi geliyor. Ozan’a geçen sene okurken ölüm kısmını değiştiriyordum. Ölümden bahsetmeye gerek duymamıştım. Kardeşim kitabı Ozan’ın babama düşkünlüğü sebebiyle, bir dede-torun ilişkisini anlattığını düşünerek almıştı. Ölüm yerine yatakta yatan dede resminin olduğu sayfayı okurken “dedem biraz yorulmuştu ve dinlenmeye çekildi” diyordum.

“Büyükbabam artık olmadığı için çok üzülüyorum. Ama bana verdiği defteri her açtığımda sanki büyükbabam yanıma gelmiş gibi oluyor.”

Hayatta her şeyin bir sonu olduğunu, ölümün de yaşamın bir parçası olduğunu anlatıyor kitap. Fiziksel olarak yanımızda olmasa da öğrettiklerini yaşatmanın, onu güzel hatıralarla anımsamanın yaşam döngüsündeki önemini vurguluyor. Kitaptaki çocuk da bir sürü pasta yapacağını, bir gün kendi tarif kitabını yazacağını, yaşlandığı zaman da bu kitabı kendi torununa vereceğini söylüyor.

“Böylece torunum beni, benim büyükbabamı hatırladığım gibi hatırlayacak.”

Mezarlık ziyaretinden önce kitabı okudum. Dedenin artık öldüğünü, onu bir daha göremeyeceğimizi söyledim. Sonbaharda dökülen yapraklar gibi dedenin hayatı sona ermişti. Toprağa karıştığını da söylemiş olabilirim. Söyledim galiba. Sonra da onun bizi yukardan bir yerden göreceğini söyledim. O sırada konuyla ilgili hiçbir şey okumadan böyle bir şeye giriştiğim için bu söylediğimin onun anlayamayacağı bir şey olduğunun farkında değildim. Bu açıklamayı yapmamızdan 5-10 dakika sonra bize çok saçma gelen bir sebeple (galiba çorabını giymekle ilgili bir konuydu) feci bir kriz yaşandı evde. Çok ağladı. Bağırdı, kızdı, inatlaştı. Çok kötü bir andı. Bir türlü sakinleşmeyeceğini düşündüm. Dedesiyle ilgili üzüntünün ilk dışavurumu buydu. Görünen sebep başka bir şey gibiydi, çorap meselesine odaklanmıştım, bir de üstüne kendi üzüntülü halimle sabır gösteremediğim için Ozan’a kötü bir şekilde bağırdım. Sonra daha da üzüldüm. Sonuç olarak bir kriz yaşadık. Mezarlık ziyaretine yine de gittik. O bölüm kötü geçmedi. Oranın dedenin küçük bir bahçesi olduğunu, onun seveceği çiçekleri ekeceğimizi ve bahçeye bakacağımızı söyledim. Etraftan kozalak topladık. Meşe palamudu buldu. Bunları mezarın üzerine koydu.

Şimdi biraz flashbacklerle geriye dönelim. Babamı kaybetmemizden birkaç ay önce bir doğa gezimizde Ozan’a mevsimleri anlatmıştım. Sonbaharda yaprakların döküldüğünü, toprağa karıştığını, toprakta ağaçların köklerini yeniden beslediğini ve yeni yapraklar çıktığını söylemiştim. Bu ayrıntı şimdilik dursun, başka bir detay daha vereceğim.

Geçen mayıs ayında Alper’in dedesi vefat etti. Uzun süredir hastaydı. Onu kaybettiğimizde yine ölümü açıklamaktan kaçmıştım. Ozan’a öksüren dedenin (kendisine hitap ediş şekli buydu) hastalığının kötüleştiğini ve başka bir yerde bakılacağını söyledim. Bunu söyleyince “ben nereye gittiğini biliyorum” diyerek okulunun sokağındaki huzurevine gittiğini düşünmüştü. Daha önce o binayı sorduğunda yaşlılara bakılan bir yer olduğunu söylemiştim çünkü. Öksüren dedenin vefatından kısa bir süre sonra babaanneyi ziyaret ettiğimizde orada dedenin erkek kardeşini gördük. Fiziksel olarak birbirlerine çok benziyorlar ve Ozan onu daha önce görmemişti. Babaannesi Ozan’a “bak öksüren dede geri geldi” dedi. Ozan fazla tepki vermemişti ama dedeyi incelediğini hatırlıyorum. Ve geri dönmüş öksüren dede artık öksürmüyordu, sağlıklı görünüyordu. Babaannesi tabii ki kötü bir niyetle söylememişti bunu. Belki de Ozan’ın inanmayacağını bile düşünerek söylemiş olabilir. Kendim bile yanlış şeyler söyleyebiliyorken etraftan söylenen ve kontrol edemediğim şeylere kızamıyorum. Hepimiz saçma şeyler söyleyebiliyoruz. Ölümü hiç bilmeyen bir çocuğun bu durum karşısındaki tepkisini en sevdiği insanı kaybettiğinde vereceğini o sırada hiçbirimiz bilmiyorduk.

Mezarlık ziyareti sonrası artık dedenin ölümü üzerine konuşabiliyorduk Ozan’la. Ara sıra dedesinin ne zaman geleceğini soruyordu. Ben de gelmeyeceğini belirtiyordum her seferinde. Bu konuşmalardan birinde şöyle dedi:

“Ama öksüren dede öldükten sonra geri gelmişti.”

Bu yaşadığımız süreçte beni en çok şaşırtan şeylerden biri bu oldu. Öksüren dedenin öldüğünün farkında olduğunu bile bilmiyordum. Çünkü ona bununla ilgili bir açıklama yapmamıştık. Unuttuğum gerçek, küçük patateslerin kocaman gözlerinin olduğuydu. Babaannenin gülerek söylediği, üzerinde fazla durulmayan bir söz aylar sonra nasıl da karşımıza çıkmıştı. Keşke her söyleneni bir süzgeçten geçirebilsek ama mümkün değil. Orada ne diyeceğimi bilemedim. Gerçeği açıklamaya çalıştım.
Bir başka konuşmamız ise şu şekildeydi:

O: Dedem ne zaman gelecek?
L: Dede bir daha gelmeyecek bebeğim.
O: Ama sonbaharda yapraklar dökülüyor ve sonra yeniden çıkıyor
L: Ama aynı yapraklar çıkmıyor. Farklı ve yeni yapraklar çıkıyor.
O: Keşke dedem bir yaprak gibi ağaçtan çıksaydı.

Ölünce toprağa karışma konusunun çocukları korkuttuğuna dair şeyler okudum daha sonra. Bunun üzerine bu konuda söylediğim şeyi biraz düzeltmeye çalıştım. Ne kadar düzeltebildim bilmiyorum. Toprakla ilgili bir korku gözlemlemedim şu ana kadar. Dedem ne zaman ağaç olarak geri gelecek, dedem ne zaman bir şey olarak geri gelecek şeklindeki sorular hala geliyor.

Toprağa karışmak ve ölen birinin geri geleceğine dair umut yaratacak o talihsiz sözler dışında bu süreci sağlıklı geçirdiğimizi düşünüyorum. Hepimiz çok ani ve acı bir kayıp yaşadık. Özlüyoruz. Ozan’ın dedesini çok özlediğini farkediyorum. Ozan duygularını iyi ifade eden bir çocuk. Dedesiyle ilgili özlemini doğrudan dile getirmese bile onunla ilgili sorular sormaya başladığında farkediyorum. Öyle zamanlarda dedeyi özledin mi diye soruyorum. Evet diyor. Ben de çok özlüyorum ve öldüğü için çok üzgünüm diyorum. Kendi duygularımdan bahsetmekten kaçınmıyorum, gözyaşlarımı gizleme çabası içine girmiyorum. Birlikte yaşıyoruz yasımızı ve birbirimize iyi geliyoruz. Onunla konuşmak bana daha iyi geliyor bile olabilir. En iyi terapist oğlum belki de. Umarım Ozan’a söylediğimiz hatalı şeyler onda bir travma yaratmamıştır ve ilerde de yaratmaz. Şimdilik iyi olduğunu düşünüyorum. Haftasonu katıldığım bir seminerde üzerine sık sık basılan bir konu vardı. “Mükemmel ebeveyn olmak diye bir şey yok.” Başka bir çok konuda mükemmelliyetçi olan ben annelikte hatalarımı görmek ve kabul etmek konusunda kendim bile inanamayacağım derecede rahatım. Seminerde söylenen bir şey daha vardı aklıma kazıdığım: “Ebeveynlikte istenen duygu suçluluk değil, pişmanlık. Hata yapabiliriz, önemli olan bunu en kısa sürede onarmak.” Ölümü biz ne kadar kabullenirsek onun kabullenişini de kolaylaştırıyoruz. Kendi adıma bunun çok kolay olmadığını söylemeliyim. Bir gün her şeyi kabullenirken ertesi gün hiçbir şeyi geri getiremeyeceğimi bildiğim halde sorgulamaya, ölümün babamı bizden çok erken yaşında almasına, Ozan’ın dedesiyle geçirebileceği muhteşem zamanlar varken o anların bir anda silinmesine isyan ediyorum. Bahsettiğim ikinci ruh hali genelde tek başıma olduğum zamanlarda gelip çöküyor üzerime. Ozan’la vakit geçirirken hüzün uzaklaşıyor.

Ozan’ın dedesini unutmasını hiç istemiyorum. Hatıraları hala çok taze. Dedeyi özlediğimizde fotoğraflara bakabileceğimizi, videoları seyredebileceğimizi söylüyorum. Birlikte yapmayı sevdikleri şeyler hakkında konuşuyoruz. Geçenlerde yine konusunun açıldığı bir gün dedeyi hatırlamak için çektiğim bir videoyu seyredelim mi diye sordum. Hayır istemiyorum, ben zaten dedemi hatırlıyorum dedi. “Sesini de hatırlıyorum, bana dedecim derdi” dedi. Birlikte yapmayı en çok sevdikleri şey atık malzemelerden oyuncaklar hazırlamaktı.

Ozan’ı babamla çektiğim fotoğraflara bakıyordum. Bunları 10 Eylül 2009’da çekmişim. Ozan 2,5 aylıkken yazlıkta. Ne kadar mutlu günler. Tam 4 yıl sonra 10 Eylül 2013’te kaybettik. Bazı şeyler ne tuhaf…

Babamı kaybedeli tam 3 ay oldu bugün. Geçen haftaya kadar dedem ne zaman gelecek diye soran Ozan, 1 haftadır farklı sorular soruyor.

O: Çocuklar ölür mü?
L: Hayır, ölmez.
O: Babam? (sesi titreyerek)
L: Biz şu anda sağlıklıyız ve senin yanındayız. Bu nerden aklına geldi annecim?
O: Dedem
L: Deden yaşlanmıştı ve hasta oldu. O yüzden öldü.
O: Yemeğimi yemezsem büyümem ve yaşlanmam.
L: Sadece büyümek için değil, sağlıklı olmak için de yemek yiyoruz. Ben büyüdüm ama hala yemek yiyorum. Yemezsem sağlıklı olmam.
O: Dedem neden öldü?
L: Yaşlanmıştı, hasta oldu. Ve onun hastalığı doktorların iyileştirebileceği bir hastalık değildi.
O: Ben de öyle hasta olur muyum?
L: Hayır, sen olmazsın. Herkes öyle hasta olmaz. Bazı yaşlanan kişiler olur.
O: Dedeler mi olur?
L: Evet ama bütün dedeler değil.
O: Ben büyüyünce baba olunca dede olacak mıyım? Dede olmak zorunda değilim di mi? Herkes istediğini olur di mi?
L: Evet bebeğim. Dede olmak istemiyorsan olmak zorunda değilsin.
O: Dede olmak istemiyorum.

Her şeyi açıklamak kolay değil. Sebebini bilmediğin şeyleri açıklamak hiç kolay değil. Deden neden öldü bilmiyorum bebeğim.

ama insan uyumaz bazen düşünür…

Gece olup da kendimle başbaşa kalınca bir sürü şey dolaşmaya başlıyor kafamda.
Babam hayattayken onun bir gün aramızdan ayrılacağını düşündüğümde bu düşünceyi nasıl hızla kafamdan atmaya çalıştığımı hatırladım. Bunu aklıma getirmek ölümü çağırmak gibi gelirdi. Ve bundan uzaklaşıp babamı ölümsüzleştirirdim. Bedenen ölümsüzleştirmeyi başarmak mümkün değil ama zihnimde o tabii ki ölümsüz.

Böyle zor günlerde yanında sana sarılacak ne kadar çok insan varsa acının bir o kadar katlanılabilir olduğunun iyice farkına varıyorum. Eskiden yakınını kaybeden arkadaşlarımı aramaya çekinir, bundan bahsedince üzüntülerini katlayacağımı düşünürdüm. Öyle olmuyormuş. Cenazeye gitmenin cenaze sahiplerine iyi geldiğini de bilmiyordum. Yıllar önce çok sık görüşmediğim bir arkadaşım babasını kaybettiğinde cenazesine gidip ona sarılmıştım. Beni gördüğüne şaşırmış, ağlamaktan şişmiş gözlerinde “iyi ki geldin” bakışını görmüştüm. Yine de bu biraz daha iyi hissettirme halinin tam olarak farkında değildim. Düne kadar… Uzun zamandır görmediğim ve görmeyi hiç beklemediğim arkadaşlarımın orada olmasının benim için ne demek olduğunu anlatmam mümkün değil. Çok yakınlarımızın yanımızdan hiç ayrılmamasını, bütün ihtiyaçlarımıza koşmalarını saymıyorum bile. Bugünlerde yanımızda olamayıp telefonlarıyla, mesajlarıyla, mailleriyle acımızı hafifletmeye çalışanları da unutmamalı. “Ne desem boş, sözün bittiği yer” diyoruz ya… Öyle değil aslında. Çok güzel şeyler okuyorum, hepsine tek tek cevap verme gücünü şimdi bulamıyorum ama hepsi benim için çok değerli. Babamın yüzünü hiç görmediğim arkadaşlarından gelemeyip de telefon eden hepsinin “numaramı kaydet kızım, bundan sonra bir şeye ihtiyacın olduğunda mutlaka ara” demesinin ne demek olduğunu da anlatamam. Bu dönemde destek olan herkese çok teşekkür ediyorum.

İlk defa ölüm üzerine bu kadar çok düşünüyorum. Böyle büyük bir ayrılığın böyle büyük bir birleştirici gücünün olması ne kadar tuhaf…

Duygularım çok inişli çıkışlı. Bir an geliyor ne kadar metanetliyim diyorum. Annemin karşısında güçlü duran, onu teselli etmeye çalışan biri oluveriyorum. Bunu zorla yapmıyorum, o güç gerçekten geliyor. Sonra bir an isyan ederken buluyorum kendimi.

Neden bu kadar erken…
Neden küçücük bir çocuğun hayatında çok güzel ve kocaman bir yer kaplarken bir anda gidivermek…
Neden bu kadar çaresizlik hissiyle gelen bir ölüm…
Neden dünyada bir sürü kötü insan varken herkesin her işine koşan babam…

Sonra kabulleniyorum. Hayatta bazı şeylerin bizim elimizde olmadığını biliyorum. Her yaşadığımız tecrübenin acı da olsa hayata bakışımızla ilgili olumlu bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Bu kadar sevilen bir insan olduğu için gururlanıyorum, seviniyorum. Ozan’ın İbo dedesi olarak ona çok güzel günler yaşattığı için mutlu oluyorum. Sondan bir gün önce denizde yüzerlerken çektiğim videosunu seyredip gülüyorum.

Sonra yine gözyaşı, sonra günlük hayatla ilgili konuşmalar içinde dağılan düşünceler, sonra yine gözüme dolan yaşlar, sonra yine gülümseme… Zaman içinde bu iniş çıkışların çok daha az olacağını biliyorum. Ama yokluğunu hep hissedeceğiz.

Bizi yukardan bir yerden göreceğine inanıyorum. Tam cenaze namazı kılınacağında ayağa kalktığımızda, sırayla önce annemin sonra kardeşimin sonra da benim üzerimde pırpırlanarak bir tur atan o kahverengi kanatlı kelebek gibi etrafımızda pırpırlanacaksın biliyorum.

Evet insan uyumuyor bazen düşünüyor…

http://youtu.be/iATLhq5TrzE

güneş doğar güneş batar
ama insan uyumaz bazen düşünür
geceler kısadır çabuk geçer
ama insan uyumaz bazen düşünür

deniz masmavidir ne güzel
ama insanlar görmez bazen
şiirler şarkılar masallar
ama insanlar duymaz bazen
üzme kendini ümitsiz gibi
sevenin var bak ne güzel

Yeni yeni yepyeni!

Güncelleyeli kaç ay oldu ama bir türlü duyuramadım. Birkaç küçük eksik var diye takıldım kaldım (atsan atılmaz, satsan satılmaz başak burcu mükemmelliyetçiliğinden oluyor hep bunlar!). Hala var yapılacaklar ama zamanla olur onlar da. İşte yeni yüzüyle web sitem :)

Sitedeki çizimlerin tümü canım arkadaşım, dünya tatlısı, kalbi güzel Oyip‘e ait. Oyip’i bilmeyen duymayan kaldıysa çok şey kaçırıyor demektir. Blogu işte burada: olmadikislerpesinde.blogspot.com

Hayalimdekini çizime dönüştürdüğü için ona ne kadar teşekkür etsem az. Söylediğim birkaç küçük detayla ve uzaktan tanıdığı kadarıyla, beni anlatan çizimler yaptı. Sonra bir de el emeği göz nuru çizimlerini bana hediye etti. Yani sitemde gördüğünüz çizimlerin gerçek kalemle çizilmişi benim elimde! İnanılmaz geliyor bana. Fırça izlerini görmek nasıl heyecanlandırdı beni anlatamam. Bir Moma’da Van Gogh’un Starry Night‘ını gördüğümde böyle heyecanlanmıştım. Yok yok bu kadar heyecanlanmamıştım onu gördüğümde. Elimde tutabiliyorum Oyibimin çizimlerini. İnsan dokunmaya kıyamıyor, öyle güzeller! Orijinal çizimler duvarımı süsleyecek yakında :)

Oyipciğim, tatlı arkadaşım, ellerine sağlık. Bütün hayallerin gerçek olsun. Zaten çizerek hepsini gerçekleştireceğinden eminim :) Çok ama çooook teşekkür ederim :)))

Bir de sitenin görünmeyen kahramanına, sevgili eşime teşekkür etmeliyim. Gündüzleri işinde gücünde, akşamları web sitemde dirsek çürüttü, kaprislerime ve teknolojik cehaletime katlandı :) Aylar sürdü şu siteyi yapman ama tabii ki ellerine sağlık kocacım (buna derler hem severim hem döverim :))

Ara sıra ziyaret edin sitemi. Galeriler güncellenecek yeni fotoğraflar çektikçe. Haydi bakalım… İyi seyirler :)

iyi ki…

Bugün 21 Haziran. En uzun gün… Ve benim için en güzel gün… 3 sene önce Ozan’ı ilk kez kucakladığım, dokunduğum, kokladığım, öptüğüm gün…

Canım oğlum için söyleyecek çok şeyim var ama bir o kadar da yetersiz kelimeler. Geçenlerde Aslı instagram’da dünya tatlısı kızının bir fotoğrafının altına şöyle yazmıştı:

Seninle her günüme şükran güzellik.

Tatlı bir fotoğrafın altında çok doğru bir söz. Sevdim çok.

Şükretmeyi tek hatırladığım anların Ozan’a baktığım anlar olduğunu itiraf ediyorum. Hayatımın diğer parçalarından memnun olmadığım anlamına gelmesin bu. Evet her anımıza şükretmek gerektiğini biliyorum. Ama oğluma baktığım ya da onu düşündüğüm zamanlar aklıma gelen tek şey şükretmek, kalbime dolan ise büyük bir pırpır. Ve her zaman olmasa da bazen gözüme dolan damlalar…

Bebeğim, kuzucuğum, fındık farem, küçük dikenli kirpim, yumuşak tüylü pandam, bu sabah mayonu giyip yanıma gelip söylediğin gibi mayo giymiş penguenim… Sen benim küçük tatlı şeyimsin. Hayat seni hep güzel şeylerle karşılaştırsın. Ben senin sadece sağlıklı olmanı diliyorum. Bir de bugün Özge’nin dilediği bir şeyi ekliyorum:

“gözlerinin içi hep gülsün… mucizelere ve iyi kalpli olmaya inan…”

Seni seviyorum. İyi ki…